|
|
 |
 |
 |
 |
Londra Protestan misyoner cemiyeti merkezi
|
|
|
Londra Protestan Misyoner Cemiyet Merkezi
Yurakıda gördüğümüz gibi Londra'da bir Protestan Misyoner Cemiyeti vardır. Buradan dünyanın her tarafına dağılmış olan misyonerler idare edilir. Bu merkezin çalışmaları hakkında, orayı bizzat görmüş olan Kaptan Mustafa Bey'e sözü bırakalım: «Ertesi günü sabahleyin Mr. John ve Mr. Herbert ve Ernest ile beraber Misyoner Cemiyetinin büyük binasına gittik. Potinkers'in odasına girerek mumaileyhe mülâki olduk. Bu muhteşem bina bir çok dairelere ayrılmıştır. Her daire bir din'e mahsustur. İslâm dairesi müteaddit şubelere ayrılmıştır. Sünnî kısmının dört şubesi, Alevi yâni Şi'i kısmının yirmi beş masası vardır. Her tarikata mahsus misyonerler mevcuttur. Her dairenin bir kütüphanesi ve toplantı salonu vardır.Şimdiye değin ne kadar ilmî eser çıkmış ise hepsi kütüphanede mevcuttur. Hatta el yazması yüzlerce Arapça dinî eser mahfuzdur. Ceylan derisi üzerine yazılmış birçok Mushaf-ı Şerifi gözümle gördüm. Bir parçasını alıp yüzüme ve gözüme sürdüm. Doğrusu bu gibi kirli ellere düştüğünden dolayı ağladım. Hatta Mr. John: «Vah Mustafa Efendi sen bu derece mütaassıb mısın? Öyleyse seni bir türlü yola getiremi yeceğiz» dedi. Diğer daireleri de gezdik. İsimlerini o vakte kadar işitmediğim bir takım mezhepler var imiş. Bir tanesi hatırımda kaldı ki o da Zerdüşt adındaki bir adamın meydana getirdiği bir mezheb imiş. İsmine Mazdeizm diyorlar» (52). Bu konuda Misyoner Herbert de Kaptan Mustafa Bey'e şunları anlatmıştır: «... El-hâsıl dünyanın her tarafına dağılmış olan misyonerler üç ayda bir kerre Misyon Cemiyetine bir rapor gönderirler. Bu raporlar; münâsebeti olan dairelere havale olunur. Orada incelenir. Sonra rapor sahiplerine talimatı hâvi cevaplar yazılır. Fakat bu raporlarla inceleme neticeleri Protestanlık dairesine arz olunur ve orada nasıl hareket edileceği tayin kılınır. Protestan Dairesi Reisi, Misyon Cemiyetinin reisidir. Katoliklik ve Ortodoksluk, Hıristiyan dinine mensub iseler de İngilizler Hıristiyanlığı Protestanlık ile temsil etmek istiyorlar. Halbuki Protestanlığın da bir çok mezhepleri vardır. (53).
Misyoner Cemiyeti Reisi Potinkers ile Kaptan Mustafa Bey'in konuşmaları
Bu konuşma, Potinkers'in evinde.Kaptan Mustafa Bey onuruna verilen yemekte olmuştur. Mustafa Bey şöyle yazıyor: «... Söz konusu günün akşamı, Misyon Cemiyeti Reisi Mr. Potinkers'in evine akşam yemeğine davetli olduğumuzdan, Mr. John ve Ernest ile oraya gittik Vovisteed ile Her bert'i bulduk, biraz görüştükten sonra mükellef bir sofraya oturduk. Yemek yerken, Mr. Potinkers şu sözleri söyledi:
«Mustafa Efendi biraderimizin hanemizi ziyaretinden çok memnun oldum. Kendisi, genç bir asker olduğu halde bir Misyon Reisi'nin hanesine kabul edilişine hayret etmesin, misyonerler rütbe ve makam, gençlik-ihtiyarlık, fakirlik-zenginlik, güzellik ve çirkinlik aşığı de ğildirler. Onlar insanın şahsiyetine ve zihniyetine meftundurlar. Mustafa Efendi kendisini aynı halkada bulunan adamlar arasında bulunduruyor, çünkü bütün yaratıklar, Hakk'ın aynasıdır. Hangi milletten ve dinden olurlarsa olsunlar bütün insanlar kardeştirler. Yoktur bu vücudun i'tibârı, Hakk âyinedir cihan ğubâri.
Mustafa Efendi ile küçük bir farkımız vardı ki o da etüdlerimizin ve görgümüzün (!) ziyadeliğidir. Gerçi meslekleri nedeniyle uhrevî işlerle pek de münâsebetleri yok ise de uhrevî addettiğimiz dinlerin ahlâk ve dünya hayatı üzerinde ne derece müessir olduklarını kabulde tereddüt etmezler. Biz İngilizler umumiyetle Türklere ve bilumum Müslümanlara o kadar fena nazarla bakmayız (!). bazı aşırı giden İngilizler bu güzel(!) nazarı ortadan kaldırmaya çalışıyorlarsa da efkâr-ı umumiyyede yer tutan bu ananevi hissi tamamiyle ibtal edemiyorlar. Sizde de bazı mutaassıblar vardır; ben kendi kulağımla işittim: «Şu, şeytanlar ve hile yuvası olan Biritanya adası, bütünüyle dipsiz denize batmayınca dünya rahat edemi-yecektir» diyorlar. Ancak Türk ırkının doğuş ve gelişimine dair tarihin bize verdiği noksan malumatla bile ırkın, gayretlerini takdir ediyor isek de, bugünkü gerilemesine şâhid olduğumuzdan bunun sebeblerine dair bir kaç söz söylemekten kendimi alamıyorum. Her millet, yaşadığı muhit, iklim ve ecdâdından intikal eden bazı seciyyeler, yani, huy, tabiat, meleke ve meşreb dolayısiyle bir takım adat ve ahâka mâliktir. Bu seciyyeler muhafaza edildikçe o millet ilerler, beka bulur. Eğer seciyyeler metîn ise ve hiç bir te'sir altında bozulmaz ise o milletin bekasından şüphe edilmemelidir. Çünkü o seciyyelerin her biri bir fazilettir. Fazilet ise sosyal bünyenin kuvvetlenmesine, varlığın devamına sebeb olur. Bu sözüme Çinlilerin karışık idareler altında olan mevcudiyetlerini muhafaza etmeleri güzel bir misaldir. İranlılar da hâlâ duruyorlar. Hangi bir millet ecnebi unsurlarla karşı koymaksızın birleşir ve karışır ve tedkik etmeden onların adat ve ananelerini alırsa o ırk zevale yüztutar. Biz İngilizler cihan kıtalarının her tarafına yayılmış bir milletiz; çeşitli kavimlerle temastayız. Fakat hiç bir vakit onlarla karışmayız ve hiç bir te'sirle seciyyemizi bozmayız. Bundan beş bin, on bin sene evvel bir İngiliz ne idiyse bugün dahi o İngiliz'in torunları kendisinin tıpkısıdır. Bugün bir İngiliz Britanya'da nasıl yaşıyor ise Orta Afrika'da Buse arazisinde o İngiliz yine öyle yaşar. Biritanya adasındaki bir İngiliz ne gibi adetlere mâlik ise, ne türlü ananeye tabi ve ne gibi şeylere inanıyorsa Hindistanda, Yeni Zellanda 'da, Amerika'da ve sâirlerdeki İngilizler bütün dünyaya dağılmış oldukları halde milliyetlerini muhafaza etti-ler.bir Hıristiyan İngiliz katiyyen kendine mahsus mabedden gayrisine gitmez. Bir İngiliz kendi tüccarlarından gayri bir tüccardan hiç bir şey almaz. «İngilizler kendileri içindir, başkaları için olamazlar ve herkesi İngilizler için hazırlamağa çalışırlar.» Halbuki bu hal Türklerde yoktur. Ziyâde taklidçisiniz. «Türkler herkes içindir, çünkü kendileri için olamıyorlar» diyebiliriz. İşte bundan dolayı kaybediyorsunuz, eski seciyyeleri-nizden acaba kaçı kaldı? Eski Türklükten bir eseriniz var mıdır? Macar ovaları ile Bizans surlarının, Balkan yaylarlarının, Kafkas dağlarının size takdim eylediği o sırma saçlı, âhû ve ela gözlü güzel kızlarla şekliniz ıslâh olundu amma, bu karışımdan tabii olarak bazı adetler edindiniz, bunu inkâr etmeyiniz. Allah için söyleyiniz, validelerinizden hisseniz yok mudur? İranlıların on beşinci asırda yedikleri darbenin intikamını almak üzere memleketinize soktukları bazı pek mübalağalı i'tikâd-ât, nazar-ı dikkate alınacak kadar kötü te'sirler yaptı. Celâliler, Ahiler, dervişler Şi'iyyeti temsil ediyorlar. Ve bu akide yayılıyor. Avrupalıların hulûl-i maslahânelerine ön ayak, Cemiyetimiz olduğunu söylerken doğrusu kızarıyorum (54) Potinkers sözlerine devamla şöyle diyor: «Siyâset dolabım istenildiği gibi çevirmek için iki yol vardır.:
Birincisi Misyonerlik, İkincisi Farmasonluktur. Dervişliği de hesaba katmalıdır. Siz Türkler Avrupa'yı yeni görmeğe ve tanımağa başladınız (55). Avrupa-nın iki penceresi vardır: Birincisi, pek büyüğü, sefahat, sefalet ve israf penceresidir; zinhar Avrupa'ya buradan bakmayınız, pişman, nadim ve mahvolursunuz. Diğer pencere ise ilim ticaret, ziraat ve sanayi penceresidir. Fakat bu pencere pek küçüktür, bulmak için iyice aramalıdır. Onu bulmaya ve oradan Avrupa'ya bakmaya çalışınız ve Avrupa zihniyetini biliniz. Ondan sonra mes'ûd olursunuz. Avrupa'nın huylarını adetlerini bilâ tedkik kabul ederseniz yanarsınız, çünkü sizi ahlâksız eder (56). Ahlâkı bozulmuş bir millet ile payidar olamaz. Avrupa adetlerinin iyi cihetlerini, size faydalı kısımlarını, âdât ve ırkınıza halel getirmemek şartıyla kopya ediniz ki, Avrupalılarla uyuşasınız. İdâre-i dâhiliye ve sûret-i hareketinize gelince: İftihar ettiğiniz tarihiniz sizin ne şekilde yolsuz hareketlere cüret ettiğiniz, karanlık yollara saptığınızı gösteriyor.
1734 senesinden bu yana gerileme alametleri yüz göstermeye başladı. Asıl Türkler pek nâmuskâr bir millettirler. Bahusus ziraat ve sanatla meşgul olanları pek vakar sahibi ve haysiyyetlidirler. Örnek bir itaat ve samimiyyet ve yararlıklar göstererek diğer unsurlardan ayrılırlar. Fakat sizler yani Kayi, Hayi ve Selçuk Türklerinin bakiyyesiyle Rumdan dönme yeniçerilerin birleşmesinden hasıl olan karışık Türkler, Türklükle hâs her türlü ahlâk faziletlerini ta'biaten terkle, -kimseye bühtan etmeyiniz- bana, siz, kendi kendinizi yok etmeye niy-yet etmişsiniz gibi geliyor. Dâima «itidâr gâlib olanındır» düstûruna tabisiniz. Hakkı aramazsınız. Bahusus her-şeye esâs olan lisanınızı bile bir türlü düzeltemediniz. Doğru bir imlânız yoktur... Gerçi bizim lisanımızda da bazı uygunsuzluklar vardır. Fakat sizinkine nisbetle azdır. Malumatlılarınızın yazdıkları eserler birer muamma, anlayamazlar. Osmanlı Türkçesinin en belâgatlısı İstanbul'da yazmak okumak bildiği ve ana lisanı Türkçe'yi pek güzel konuştuğu halde yine yazılan eserleri doğru okuyamayanlar ve manasını anlıyamayanlar pek çoktur. Köylüleriniz ise kara cahillerdir. Diğer ırklardan olan tabaanıza Türkçeyi bir türlü öğretemiyorsunuz, halbuki milletin ekserisini köylüler teşkil ediyorlar. İlkokullara katiyyen ehemmiyet vermiyorsunuz. İyi biliniz ki ilk feyiz, ilkokullardan alınır. Yüksek mektebler ikinci derecede kalırlar. İşte bu sebepten dolayı Türkiye'de ilerleme olmuyor. Türkiye tekâmüle doğru bir adını atamıyor. Hatta doğu Türkleri: «Osmanlı Türkleri Türkçe bilmezler» diyorlar.
Osmanlı Hükümetinin resmi dini İslâm ve resmi dili Türkçe olduğundan, bu iki mühim noktanın nazardan hiç bir vakit uzak tutulmaması ve tedrici ve fakat mek-teblerle teşkilât-ı tabiiyye-i İslâmiyye gibi mevcud ve maa't-teessüf söylerim ki sizce hissedilmeyen vesaitle ba'd'el-islâh neşr ve tamimi icâb eder idi. Yapmadınız ve hâlâ da yapmıyorsunuz. Camilerle mescidler ve fari-ze-i Hacc vesilesiyle Mekke ve Medine'de toplanmak ne güzel bir vasıtadır. Takdir etmiyorsunuz.
Peygamberinizin gayet zeki birdiplotnat olduğu size tebliğ eylediği emirlerinden anlaşılmaktadır.Ma'a't-teessüf anlamıyorsunuz. Kisvenizi de bir türlü yoluna koyamadınız. Türkiye bir kaç büyük inkılâb görmelidir. İn-kılâblar evvelâ ilmî, sonra ahlâki ve dinî, en sonra da idâri olmalıdır. Bu sıra bozulursa intizam ve terakki olamaz. Aşağılıktan kurtulamazsmız.Rahat olamazsınız. Rahmetli Sultan Mahmud (57) bunca arzularına rağmen siperli bir başlığı kabul ettiremedi. Bu bir cahilane taassuptur. Bütün vücudunuzu Avrupalı şeklinde örtüyorsunuz da başlığınızı benzetmekten çekmiyorsunuz. Siperli başlıkları Avrupalılar Araplardan aldılar ki, baş ve göze pek faydalı dır. Avrupa elbisesi ise zararlıdır. Sizin şalvarlarınız bizim pantolonlardan daha ziyâde sıhhata muvafıktır (58). Sıhhata zararlı olanları kabulde tereddüt etmiyorsunuz sıhhata faydalı olanları reddediyorsunuz. Bu ne haldir? Mülkünüz bir harabedir; araziler bomboştur. Ziraat yok, ticaret yok, hiç bir şey yoktur. Şark vilâyetlerinizde ahali köstebek gibi yer altında yaşıyorlar. Onları bile yeryüzüne çıkartıp insan gibi yaşatamadınız. Gidip de oralarda insanların hayvanlarla yer altıda ve bir ahırda beraberce nasıl yattıklarını görmelidir. Her şeyden mahrum bu biçare adamlara merhamet etmediniz. Hukuk-ı esasiyye bir kaide söylüyor ki o da «Millette kabiliyet olmazsa Hükümet o milletin önüne düşer ve ona ne yapacağını ta'lîm eyler» der. Bunu ne vakit yaptınız? Selçuk Türkleri sizden pek çok medenî idiler. Onların bıraktıkları medeniyet eserlerini dibinden yıktınız. Amasya, Sivas ve Konya'da görülen Selçuk medeniyeti harabeleri insanları dilhûn ediyor. Siz Sabutay,Cengiz, Hülâgu ve Timurleng'i taklid ediyorsunuz. Bu haliniz ne zamana kadar devam edecektir? Halbuki halis Türk milleti buna manidir.
Misyoner Polinkers sözlerine şöyle devam ediyor: «Görüyoruz ki ne dininizden ve ne de milletinizden istifade edebiliyorsunuz; binaenaleyh, Mustafa Efendi biz, sizi Protestanlık ile ikâz etmek ve bu yolsuzluklardan kurtarmak istiyoruz. Sizi iktisadla iştigâle sevk etmek arzu ediyoruz. Kadınlarınızı da faaliyete sokmak hevesindeyiz; bununla beraber kadınlardan hayanın kalkması ahir zamana alâmettir, onun kalkmamasına ehemmiyet vermeliyiz. İşte küçük tabakadan başlamek lâzım geldi, bizde onu yapmağa savaşıyoruz. Yarın Ağustosun birinci günüdür, bütün Protestan kiliselerinde, dünya yüzünde ne kadar müslüman var ise cümlesinin Protestan olmaları için dua okunacak ve ayin yapılacaktır. Yarın sizde geliniz, duamıza iştirak ediniz, her sene Ağustosun birici günü mutlaka bu ayin yapılır. Fakat «Allah'ın ayetlerini inkâr ile kâfir olanlar, haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanların içinden adaleti emredenlerin canına kıyanlar (yok mu?» onları (Habibim) pek acıklı bir azab ile muştula!» (59). ayetiyle elim bir azaba duçar olacaklarına imân eylediğiniz Yahudilere her manasıyla düşmanız. Yahudiler ahlâk cihetiyle sevilir mahlâklar değildirler, yılana benzerler. Kurtarıcımız Hz. İsa'ya yaptıkları zulüm ve hakaret, velev ki akidemizce bizim günahlarımızı afv ettirmek için taraf-ı bârî'den mukadder olsa bile tahammül kırıcıdır. Gerçi Hz. İsa hakkında bu şekilde muamele yapılmamış olsaydı, kendisi de, Ben-î İsrail'in enbiyâlarından sayılacak ve Hıristiyanlık meydana çıkmayacaktı. Fakat yine Yahudiler bu hareketleriyle dünya insanlarının ahım aldılar ve onlann hayatını altüst ettiler. Hiç bir felâket ve musibet yoktur ki içinde Yahudi parmağı bulunmasın. Harbler ancak Yahudi bankerlerin yüzünden zuhur eder ve Yahudiler hiç bir harbden müteessir olmazlar. Yahudiler dünyayı birbirine karıştırarak ve kapıştırarak uzaktan seyretmeyi ve o sırada külah kapmayı pek ziyâde arzu ederler. Paraperest ve şahsi menfaati umumi menfaata tercih eden bu kavim nerede faaliyet ve iktidar eylerse orada büyük bir sefalet ve musibetin yüz göstereceğine hükmetmelidir. Kendi istifadelerini diğer hemcinslerinin felaketinde arayan bu hilekâr kavimle bunca peygamber denilen ezkiyâ ve hukemâ uğraşmışlar da bir şey yapamamışlardır. Faizin, ihtikârın mucidi onlardır. Kuvvete karşı mazlum, fırsat bulunca zalim ve elde ettikleri servetle cihanda gizli fırıldak çeviren bu dağınık on milyonluk elâstiki kavmi Allah tarafından yeryüzünden kaldırmadıkça rahat ve sükûn görmek imkânı olamaz (60). Misyoner Potinkers, Yahudiler aleyhinde konuşmasını şöyle sürdürüyor.
«Tuhafı şu ki, bu hasis kavim dört yüz milyonluk İslâmiyyetin ve beş yüz milyonluk Hıristiyanlığın kuvvet ve şevketini kaale almayarak, onlara inâden Filistin toprağına yerleşmeyi ve orada bir İsrail Devletinin teşkilini gerçekleşecek bir ideal alarak kabul etmişlerdir. Bütün dünya parasının üçte birine sahib oldukları zaman bu emellerine muvaffak olacaklarını beyân ve tebşîr eden birhâinin sözüne inanarak para biriktirmeye çalışı yorlar. Fakat faydasız bir intizâra kapılıyorlar. Hıristiyanların kâbesi olan Kudüs-ü şerif, İslâmlarca da mukaddestir, başka ele geçmesine şüphesiz ki rıza göstermezler (61), Hıristiyanlar arasında mezhep ihtilâfları dolayısiyle Kudüs'ün dâima İslâm elinde kalmasına taraftarız. İşte Mustafa Efendi, görüyorsunuz ki Yahudilerle ananevi bir düşmanlığımız vardır; fakat İslâmlarla dini hiç bir «mâ sebeke»miz yoktur (62). Kur'an bile Yahudiler aleyhinde bir çok âyât-ı kerimeyi ve küffar hakkında da şiddetli emirleri muhtevi iken Hıristiyanlar için ic-tihâd farkından başka en küçük bir isnâdda bulunmuyor (63). Binâenaleyh, İslâmiyet ve İslâmlar bizim nezdimiz-de muhteremdirler.Hatta Hz. Muhammed (s.a.v.), Rahib Bahira indinde çok makbul ve muhterem idi. Yalnız siyâsi vak'alar, aramızda düşmanlığa sebeb olabilir. Fakat bu hâl Hıristiyanlar arasında dahi zuhur edebiliyor» dedi.
|
|
|
 |