|
|
 |
 |
 |
 |
Misyoner mason iliskileri
|
|
|
Misyoner Mason İlişkileri
Misyonerlerin bir kısmı Farmason idiler (44). Hatta yukarıda geçtiği gibi, Londra'daki Protestan Misyoner cemiyetinin Farmason şubesi bile vardı. Yukarıda sözü edilen Kaptan Mustafa Bey, bu şubenin o zaman ki müdürü Mr. Vovilsteed ile de görüşmüş ve bu konuda şunları yazmıştır: «Mr. Vovilsteed ise, Tûr-ı Sina yarım adasıyla Arabistan'ı ve Nobi cihetlerini dolaşmış ve Uman ile Hadra-mavt'da hayli işler görmüş idi. Arapça ve Nobice'yi güzel konuşur. Vovilsteed o kadar ketum bir adam ki, size ismim bile söylemez. Gözlerinin gayet parlak ve hareketli olması, zekâsına bir alamettir. O havalinin siyasi, coğrafî ve bibliyografyası hakkında yazdığı eserler, İngiltere'de Fevkalade mazhar ve rağbet olmuştur. Vovisteed aynı zamanda güzel bir ressamdır» (45). Yukarıda sözünü ettiğimiz el yazma kitapta da bir başka misyoner olan James'in, arkadaşı misyoner Mr. Wayt'ın mason olduğunu söylediğini tesbit ediyoruz. Söz konusu yazmada, Hıristiyanlaştırılmak istenen Mustafa Efendi adındaki Osmanlı subayı şunları yazmaktadır: «Sabah olur olmaz bizim gayur James geldi. Odaya girip sobayı yaktı. Sonra da beni uyandırdı. Kalktım; oturduk. Mr. Wayt üzerine bir hayli sohbet ettik. Free-Mition (Farmason) Cemiyetini teşkil ve kanunlarını tesbit eden bu zat olduğunu ve parlamentoda meclisin aza-i daimisinden bulunduğunu tefhim ve beyan eyledi.» (46).
Mason-Misyoner Wayt, İstanbul'daki faaliyetlerini anlatıyor.
Adıgeçen Mustafa Efendi, Bu konuda da şunları yazmaktadır: «Burada öğlene kadar oturduk; sohbet ettik. Çünkü hava pek sert ve gayet soğuk olduğundan daireye öğleden sonra gitmeye karar verdik. Vakit geldi; kalktık daireye gittik. Mr. Wayt bizi iki kere aratmış. Odasına girdik; çay geldi içtik. Musahabeti sergüzeşte intikal ettirip, bidayetten başlayıp şöylece beyan eyledi ki:» -1817 tarihinde onaltı yaşımda idim ki, Türkiye Müslümanla-rmı adat ve ahlâk-ı milliyeleriyle, ulûm-u diniyyelerini tahsil için zekâvette birinciliği haiz olmak üzere onbeş kadar efendiye cemiyetimizce lüzum görünerek devam etmekte olduğum Oxford Üniversitesinden seçilerek onüç kadar talebe misyoner dairesine geldik. Bir sene kadar burada papazlık ilmi ile ibare okuyacak kadar Türk çe ve Arapça tahsilden sonra iki profesörün nezareti altında beş talebe bir profesör ile İskenderiye'ye, sekiz talebe dahi diğer profesör ile Deralîye'ye (İstanbul'a) buradan azimet eyledik. 01 vakit yeniçeri alemi. Sefarethaneden bir yere ayrılmak mümkün mü. Sefirimiz (Sir Willi-am Adolf) bizim için sefarethanenin haricinde bir daire tertip edip ve Türk çocukları gibi bize elbise giydirip ve sûret-i mahsusada bizim için bir Arabi, bir farisî, ve bir yazı hocası tedarik ederek hiç İngiliz lisanını konuşmamak ve Türk lisanını tamamiyle konuşmak için sefarethaneye müdavim Türk kâtibleri ve kavaslar ile düşüp kalkmağa başladık. Yazın dahi kavaslarla birlikte seyir mahallerine, oyun mahallerine devam ederek Türk çocuklarıyla ihtilat edip gezerdik. Arabi'den Nahve'e, Farisiden Gülistan'a kadar ders gördük. Hele Kur'an-ı belki yirmi kere hatmeyledim Artık biz başladık hocalarımızla birlikte Fatih, Süleyma-niye, Ayasofya, Beyazıt Camiilerinde okunan derslere devam etmeye ve ekseri camilerde abdest alıp cemaatle namaz kılmaya ve ras geldikçe vaazların takririni dinlemeye ve bir takım az ders görmüş mollaların galatlarını ve yanlış takrirlerini anlamaya başladık. Hele abdest ve namaz şartlarını o kadar güzel öğrendik ki, görüşmekte olduğumuz ufak-tefek mollaları matederdik.» (47).
Mason-Misyoner Wayt Bektaşi oluyor.
Mr. Wayt bu konudaki macerasını da şöyle anlatıyor: «Bir gün sefir hazretleri sefarethanede olan misyonerleri ve bize memur olan profesörleri bir yerde toplayarak talebeleri dahi çağırdılar. Sefir hazretleri bize hitaben, «-Efendiler, Türkiye Müslümanlarında daha vâkıf olamadığımız birçok dervişlik cemiyetleri vardı ki, bun lannda sülük eylemekte oldukalan hâl ile hareketlerinde olan esrarlarının bilinmesine cemiyetimizce lüzum görüldü. Meselâ bir hayli tekkeleri gezdiniz. Zikirleriyle hareketlerini gördünüz. Fakat bunların içerisinde bir de Târık-i Nazenin nâmında Bektaşilik cemiyeti vardır ki, bunlar ayinlerini hiç kimseye göstermeyerek zaviyelerinde pek gizli içtima ederek icra ederler. Şimdi sizin her birerlerinizi birer tarikat dervişliğine sülük ettireceğiz. Fakat bunda bir kaç sene tahammülün fevkinde müşkilâta tesadüf edeceksiniz. Velakin gayret-i milliye-niz icâbında tahammül edip vücuda getireceksiniz. Bu tarikatlara tayininiz için birer kur'a kağıdı yaptık. İşte şu kâse içinde duruyor. Talihiniz mucibince her birerleriniz bu kur'a kâğıtlarından birer adet alınız. Ve kur'a kağıtları içerisinde ne isimle yadolunacak isen onu daha derceylemişler. Aldık; kimi Kadiri, kimi Rufaî, kimi Mevlevi, kimi Sa'di, kimi Nakşı. Benim ile refikim olan Albert'e; benim ismim Veli, Albert'in ismi Ali olmak üzere Bektaşîlik zuhur eyledi. Kabul etmemek kabil mi. İsimlerimizi kur'amız mucibince kaydettiler. Diğer altı arkadaşımızı evvel be evvel birer medreseye yerleştirip büyük derslerde bulunmak için hocaya talebe verdiler. Bu meyânda kendiliklerinden birer şeyhe intisâb eylemelerini tenbih eylediler. Onlar gitti ben Albert ile sefarethanede kaldım.». Mustafa Efendi'yi masonlaştırmak için mason elbisesi giydiriliyor, para veriliyor. Mustafa Efendinin sergüzeştinde şunları okuyoruz. (Mr. Wayt, Mustafa Efendi ile konuşuyor): «Musahabetimizin halavetine dikkat ediniz ki, akşam olmuş haberimiz yok... «-Aman Mustafa Efendi oğlum, akşam daire kapanacak. Kalk gidelim. Bu gece seninle tiyatro alemi icra edelim. Zatınız ile görüşmekliğim gönlüme taze hayat vermiştir. Zira Türkiye'den ayrılalı, bir Müslümana tesadüf edip gönlümde olan meyl ve muhabbet mucibince arkadaşlıktan mahrum kalmıştım. Teşekkür ederim. Buraya teşrif ettiniz de görüştük.» Aşağıya inerek mükemmel surette hazırlanmış olan landona binerek eve geldik. Mr. Wayt'ın damatları centilmenler de gelmişler; oturduk. Dün geceki ahkâm gibi mükemmel eheng ile iki saat kadar eğlendik. Sonra yemek yiyip salona çıktık, kanapenin üzerinde bir hayli çamaşır ve bir takım elbise mevcut. Mr. Wayt bana hitaben: «- Mustafa Efendi, elbise ve çamaşırlarınız geldi. Vakit de geliyor. Çoraplarınıza varıncaya kadar değişeceksiniz.» Hikmetini sual eyledim. «-Yanımda bu elbiseden gayrı elbise ile bulunmanız olamaz» cevabını verip acele ettiğinden mecburen elbiseleri giymeye başladım Ne göreyim; masonlara mahsus gönye, pergel ve çekiç alâmet-i farikaları elbiselerin her bir parçasının yaka ve kol içerilerine renkli ipek ile işlenmiş. Hele fanile, çamaşır ve freng gömlekleriyle çorap takımı, boyun bağına kadar kamilen düzine ile büyük bir bavul lebaleb dolu. Her ne ise, lâzım olanı giydik; aşağıya indik. Landona cümlemiz binerek tiyatroya geldik. Tiyatro müdürü bizi karşılayarak yukarıya çıkarıp, ayrılmış olan locaya girdik. Birkaç zat gelip Mr. Wayt'a ifay-ı hoş âmedî eyledikleri esnada bize de kemâli hürmetle iltifatta bulundular. Tiyatroda olan kalabalık tahminimin fevkinde olup bu kadar halkın içinde, gürültü ve şamataya müteallik hiçbir harekette bulunmaması dahi başkaca şayan-ı hayrettir. Perde aralarında birkaç kere çocuklar ile büfeye azimetimizde birkaç kemalli mösyölerle görüştük; ikramda bulundular. Elbisemde olan alameti farika mucu-bince bunlar her ifâdeme «yes» kelâmıyla mukabelede bulunmaları hayretimi mucib olduğundan , hikmetini çocuklardan sordum. «-Sizde görmekte oldukları alamet, derecenizin yüksekliğini gösteriyor onun için,» diye vaki olan ifadelerine vukufsuzluğumu gizlemek için sükût ile mukabele eyledim. Dördüncü perde istirahate biraz müsaadeli olduğundan bu kere büfeye Mr. Wayt ile azimet eyledik. Büfede Mr. Wayt'ın hem akrabasından ve hem de Londra'da tahsil için birlikte hareket eylemiş olup, İskenderiyye'ye beraber gönderilmiş olan rüfekasından Prof. Mr. Dewey ile mülâki olduk. Hâl-hatır sormadan ve iltifat hususunda, konuştuğu Arabçaya hayran olmamak mümkün değil. Mükemmel surette konuşmaya başladık. Bendenize pek ziyade hürmette bulunup, konuşma esnasında şaka yollu: «-Yâ Mustafa Efendi, Mr. Wayt Bektaşiyyun, yu'refu hazâl'mel'ûn'u kâfir?» (Mr. Wayt Bektaşî olup, kâfir olarak bilinir) Mr. Wayt, Türkçe: «-Mel'un-u kâfir sensin kerata, onbeş sene Mısır ve Sudan Müslümanları içerisinde seyahat eyledin. Hâlâ kâfirlikten vazgeçmedin» yollu bir hayli şakalaşıp gülüştüler. ... Tiyatrodan çıktık. Beni otele bırakıp kendisi hanesine azimet eyledi. Gerek tiyatroda ve gerek arabada. Mr. Wayt ile musahabetimiz farmasonluk usullerinin ta-rifatı ile nihayet bulup, asıl emelim olan Bektaşilik hukukuna dair hiçbir şey konuşamadım. Her ne hal ise, yukarı odaya çıktım; lambayı yaktım. Birden ne göreyim? Mr. Wayt, bir bavul içinde olan fanila ve sair eşyanın la-tafeti başkaca takdire seza. Bunun beraber bir para çantası içerisinde yirmibeş adet İngiliz Lirası ile bir de kabulünü havi istirhâmname ve atiyye eylediği eşya ile elbisenin kıymeti kırk lirayı mütecaviz. Bu kadar ikrama mütehayyir kaldım. (48) . Masonluk dereceleri ve temeli masonluğa dayanan anarşistlik.
Bu konudaki bilgileri de, Mustafa Efendi şöyle naklediyor: «Cumartesi idi. Sabah olur olmaz James geldi. Kalktım ve oturduk. Mr. Wayt'in göndermiş olduğu eşya gözüne ilişip, «-Bunlar nereden geldi?» deyu vaki olan suli üzerine, Mr. Wayt'in göndediğini beyan eyledim. Eşyayı kamilen gözden geçirip, üzerlerinde olan alametleri görür görmez: «-Bunlar kamilen farmasonlara mahsus elbise olup, zatınıza cemiyetlerince büyük mertebe takdir etmişler» «-Nasıl mertebe?» deyu vaki olan sualime, «-Farmasonlara mahsus cemiyetin usulü olan, cemiyetlerine kefaletle kabul eyledikleri adamı cemiyetlerinin dördüncü kılasına (sınıfına) idhal edip orada gösterilecek olan esrarlarını tefhim ve kabul ettirdikten sonra üçüncü locaya terfian, idlâl ederler. Burada dahi tefhimi lâzım gelen esrarlarını öğrenip kabul ettikten sonra ikinci kılasa idhâl ederler ki, burada artık iyiden iyiye ıslâh olunmuş hükmüne girer. Sonra da, buradan lüzum göründükçe birinci kılas azahğana geçer. İşte farmasonların birincileri bunlardan ibarettir. Şimdi zatınıza vermiş oldukları, alamet, ikinci klasın yetmişüçüncü numarasını gösteriyor ki, farmasonluk cemiyeti dahilinde olan dereceniz bu mertebeyi gösteriyor.» deyip bir hayli tafsilatta bulundu. Fesubhanallah, Protestanlık şerrinden kaçarken şimdi başıma bir de farmasonluk gailesi mi zuhur etti diyerek burada bir hayli düşündüm. Bunların ellerinden halâs olmak, buradan uzaklaşmamla müyesser olur. Fakat esrarlarına vakıf olmak için mutlak, efkârlarına muvafık hareketten başka çare bulamadım. Bu babta ta-hayyürümü James'e hissettirmeyerek, şimdi bu elbiselerin hangisini giyeceğimi sordum. Çocuk burada fakire pek hayırlı bir yol gösterdi: «-Eğer bizim vermiş olduğumuz elbiseyi giyecek olursanız, yarınki pazar günü kilisede isbât-ı vücûd eylemeniz lazım gelir. Bu ise senin için pek müşkil bir iştir. Fakat bu elbiseleri giyerseniz bu be laların cümlesinden halâs olmuş olursunuz. Çünkü farmasonlukta din ve mezhep üzerine asla müdâhale yoktur. Bu cemiyete dahil olan adam, hangi mezhepte bulunursa bulunsun mani değildir. Yalnız bunların emelleri münhasıran kendi usullerini ve esrarlarının muhafazasından ibarettir. Onun için Londra'da bulunduğunuz müddetçe bu elbiseleri giyerseniz, pek rahat eder ve her gittiğiniz yerde hürmet ve riayet bulursunuz.» deyu vermiş olduğu işbu malumattan pek memnun oldum. (Mr. Wayt'ın hakkında pek hayırhane yararlıkta bulunduğunu takdir ederek Cenab-ı Hakk'a başkaca teşekkür eyledim. Ve hemen Mr. Wayt'in vermiş olduğu elbiseleri giyip James ile birlikte eve geldik. Aman efendim. Mr. Ne-bit ve madamasının bir hayret-i fevkalâde ile: «-Vay Mustafa Efendi, seni Mr. Wayt'a kaptırdığımıza pek esef eyledik.» yollu bir hayli teessür ve teessüften sonra «Keski onunla seni görüştürme şeydik» diye birçok telâş ve teessüfte bulundular. Bununla beraber pek memnun dahi oldular. Sebebini sual eyledim. «-İngiliz kavmi için umu-muyetle farmasonluğa mensub olmak daha elzem telakki olunur. Çünkü bu cemiyetten istifâdeniz daha çok olacaktır. Zira bu cemiyette vazolunan vezaifın hasâisi büyüktür. » deyince, vazifelerin nelerden ibaret olduğunun beyan buyurulmasını rica ettim. «-Anarşistlik... Bu ne demektir, Onu da Mr. Wayt beyan buyursun.» cevabıyla sükût eyledi. Biraz müsahabetten sonra kahvaltı edip daireye geldik. Mr. Nebıt kendi dairesine,bendeniz dahi Mr. Wayt'in dairesine girdim. Oturduk; hediye ve ikram meblağı hakkında teşekkürümü arz ve paraya hacet olmadığını beyan eyledimse de, «-Beis yok oğlum. Şimdi zatınız garibü'd-diyardasınız. Belki ihtiyacınız vuku bulur ve halinizi de kimseye arzedemezsiniz. Onun için şimdiden bir müşkilâta tesadüf eylememeniz mülahazasıyla bu kadarcık bir hediye takdiminde bulundum. Bu mü lahazaya mebni beni mazur görünüz.» yollu o kadar garib vakalar tarif eyledi ki mest oldum. Badehu çay ısmarladı içtik.» (49).
Mason Mr. Wayt Bektaşiliği anlatıyor
Bu konuda, Mustafa Efendi ile Mr. Wayt arasında şu konuşmaya şahit oluyoruz: «-Vakit kaybetmeye lüzum yok, sergüzeştinizden bir miktar beyân eylemenizi temenni ederim.» deyince, «-Bizim, Bektaşilik aleminde geçen günlerim tarif ile anlaşılır bir keyfiyet değil ise de zatınıza icmâlen bir miktar beyân edebilirim. Şöyle ki: Albert ile bana Bektaşilik isabet eylediğini evvelce söylemiştim. Tekrarına hacet yok. Bendenizi «Pir Evi»ne yakın olmak üzere Konya'ya, Al-bert'i dahi, yani Derviş Ali'yi Bolu taraflarına göndermeğe karar verip nâmlarımıza, yani taba'ayı Devlet-i Aliy-yeden olmak üzere İngiliz emektarları evlâdı olmak hasebiyle, Dersaadet Sefiri tarafından Konya Konsoloshanesinin münhal olan kavaslığına tayin olunduğumu hâvi, canibi saderetten evvelce celbetmiş oldukları buyu-rultuyu elimize vererek, hemen ferdası günü Bursa tankıyla Konya'ya ve rafikımı dahi İzmit'e sevkeylediler. Konya'ya vusulümde, doğruca konsoloshaneye azimet ve konsolos ile mülakat eder etmez: «-Şimdi seninle valiye gidelim. Seni, buyrultu ile valiye takdim edeyim. Sonra iş kolaydır» diyerek kalktık ve vali paşanın huzuruna birlikte dahil olarak hâmil olduğum buyultuyu takdim eyledik. Divân efendisini celb ile buyrultuyu kıraat, sonra da kayıt muamelesini ifâ eyledikten sonra, yine bize iade eylediler. Konsoloshaneye geldik. Kavas elbisesini giyip odamıza geçtik oturduk. Birkaç ay kadar şehrin her tarafını nazar-ı teftişten geçirip, tesadüf eylediğim bektaşilerle ünsiyet peyda etmeye başladım.
Bektaşiler nerede bulunur? Meyhanelerde, artık akşamları başladım meyhanelere devam ile heriflerin mükemmel mezelerle,demlerinin masraflarını tesviye eyledikçe, her akşam dört gözle yolumu gözetmeye başladılar. Bu minval üzere bunlar ile bir sene kadar geçen zaman içerisinde babalarından alişan Baba ile dahi görüşüp, ciddi surette haklarında göstermiş olduğum muhabbet ve sadakat üzerine bizi muhib derecesine kabul edip, usullerini-ve erkânlarını mucibince icrası lâzım gelen hareketlerimizin ıslâhı ile beraber niyaz usulünü, yani: Bir «baba» ile mülakat vuku'bulacağı sırada, iki yerde secde, üçüncüde babanın sağ ve sol dizleri üzerine sonrada zekeri üzerine secde etmek. Usullerini iyiden iyiye tahsil edip biz dahi bu canlardan olduk. Hele saz çal-mak.gazel ve divan ve koşma semai okumak hususlarında pek güzel meleke hasıl ederek, artık her gece Alişan Baba ile bir kere koca koca sazlarla koşma, divân okuyarak dem alemi icra etmeye başladık. Artık benden gizlenecek hiçbir sırlan kalmadı. Hal ve hareketlerine bu derece vukufıyet hasıl eyledikten sonra, başladılar, artık «Veli Baba» ikrar olmaya. «-Salahiyet kesbeyledi, bunun nasibini verelim.» diyerek muhabbet esnasında «-Veli oğlum, seni pir evine götürüp Mahmud Baba ile görüştürüp,ondan nasib almanı arzu ediyorum. Birkaç gün kadar izin alabilirmisin?» «-İndimde kavaslığın ne ehemmiyeti var kerata. Heriflere hizmet eylemekten zaten bezginlik geldi. Her ne vakit emrederseniz hazırım.» dedim. «-Öyle, yol masrafı biraz mangıra lüzum var.» «-Onun için esef etmeyiniz. Muhafazamda biraz dünyalık bulunur.» «-Öyleyse bu akşam bacı ile işi kararlaştıralım.» diyerek eve vardık. Bacı ile işi kararlaştırıp ferdası günü yol tedariki görmeye başladık. Evvelce pir evi için hediye olmak üzere bir varil rakı, iki varil şarab, biraz kahve ve şeker ve iki hayvan mekari tutup mezkûr eşyaları teli-men evvelce bunları yola çıkardık. Biz dahi bir gün sonra yola çıktık. Meğer hakkımda Mahmud Babaya ve pir evine birkaç defa malumat vermişler. Çünkü heriflerin asul ve erkânları Tabiiyyûn usûlüne muvafık Hey'et ve Fele-kiyyât'tan ve Harekât-ı Ecrâm-ı Semaviyyeden Hikmet ve Kimya Madeniyât ilimlerinden vakıf gibi bahsediyorlarsa da nakıs. Esası dahi üzerine değil. Benim bu ilimlere vukuf-u tâmmım olması hasebiyle, vaki olan hatalarını ıslâh eyledikçe hakkımda ne yolda hürmet edeceklerini, birde mesleklerinde Ulum-u İslâmiyye'ye dahi lüzum var. Çünkü uydurma hukuklarını usul-u İslâmiyye ile ve muhabbet-i hânedân-ı ehl-i beyt ile gizliyorlar. Benim İlm-i Fıkıh'ta olan faziletimi dahi kendilerine göstermiş olduğumdan, beni Baba'lığa layık görmeye başladılar. Her ne ise, yolda uğradığımız köy ve kasabalarda Alişân Babanın gelmekte olduğunu işitenler, bizi kasaba haricinde istikbâl edip bir mahalde içtima ederek sabahlara kadar sav ve sözle bizim işret ve tânk'ın kavani-ninden olan usullerden bahsederek, bazı yerde iki gün kadar aram ederek bu minval üzere pir evine vardık. Doğruca Mahmud Baba'nın zaviyesine indik. Birinci kendi, ikinci bendeniz, Mahmud Babaya aşk-ı niyaz erkânını icradan sonra alişan Baba oturdu. Ben de bunlara karşı elpençe divân emirlerine bel bağladım.Şimdilik bu kadarla iktifa edelim.» (50)
Bektaşilik-Masonluk (Mustafa Efendi Mason locasına götürülüyor.)
Mustafa Efendi'nin bu konudaki macerası şöyle: (Mr. Wayt'la konuşuyor.) «Akşam da oluyor. Hava soğuk, seninle beraber punc içelim. Ba'dehu bu «gece zatınızla birisi tarafından davetliyiz. Onun ziyaretine gidelim.» «-Bu zatın kim olduğunu öğrenebilirmiyiz?» «-Evet, fermeysın (farmason) cemiyetine reis tayin eylediğimiz Prof. Alfred Hazretleri'nin evine gideceğiz.» «-Pekâla, fakat bu zat ile hiç tanışıklığım yok. nasıl görüşeceğiz?» «Niçin, dün gece tiyatroda locaya gelip hatır sorduktan sonra zatınıza dahi iltifat eylemedi mi? Ne çabuk unuttunuz efendim.» «-Bu zatın tavsifinde bulunmadınız da onun için suale cesaret edemedim.» «-Her ne hâl ise, bu gece onun evine gideceğiz.» deyip punclarımızı içtik. Hazırlanan arabaya rakiben yola revân olduk. Araba içerisinde muttasıl, farmasonlarla görüşüleceği zaman verilecek işaretlerin ve icra edeceğimiz hareketin usullerini tekmilen tarif edip bizi umulanın fevkinde mükemmel farmason makamına geçirdi. Her ne hâl ise, mahall-i maksûda vardık. Malum ya, Mr.Wayt Bektaşilik aleminden almış olduğu usûle tatbiken, farmasonluk kanunlarını tertib edip farmasonluk cemiyetin teşkilinde mevcut olduğu cihetle, Mr. Alfred bizi hanenin avlusunda istikbâl edip, kemâl-i ihtiram ve edeb ile odaya girdi. İçerde bulunan diğer farmasonlar dahi kemâl-ı ihtiram ile bizi karşılayıp cümlemiz mahall-i mahsusu-muz olan yerlere geçtik; oturduk. Gerek sahib-i hane Alfred ve gerek diğer ziyaretçilerin hiçbiri Türkçe bilmedikleri için bunlar ile bildiğim kadar İngilizce hatır sorma ve musahabette bulundum. Bu mösyölerin içirişinden biri, yani William John isminde bir herif, bendenize karşı kızgın ve hışımlı bir çehreyle muamelede bulunmasını Mr. Alfred hissederek bu zata müteveccih olup, çünkü İngi-lizlerde kaide, hiç görüşülmedik bir adam ile musahabet etmek adetleri olmadığ için Mr. Wayt tarafından prezan-te (takdim etmek) etmek icab ederken gafil bulunmasından ileri gelmiş. «-Efendim, dün zatınıza tavsiye etmiş olduğum Mr. Mustafa bu zattır.» der demez, herif yerinden hareket edip: «-Afedersiniz, beni bağışlayın» diyerek bir hayli mazeret beyan edip gönlümü almak hususunda vaki olan muamelesine karşı, Mr. Wayt, benden evvel mukabele ederek «-Misafire hürmet hususunda İslâ-mlarda olan meziyete hiçbir kavim takliden olsun rekabet edemez. Hele bizim İngiliz kavmi, menfaatları dışında hasbî olarak hürmet şinaslık etmek ellerinden gelmez.» diyerek ol kadar beliğ bir nutuk irad eylediki, ha-zırûn hayran oldular. Ba'dehu bendenize müteveccihen: «-Mustafa Efendi, bu hususta üzülmeye lüzum yoktur. Bu herifin çehresinde olan kızgın manzara yaratılışıdır. Hususî değildir.» yollu başkaca gönlümü alarak musa-habeti muhabbete tahvil ederek farmasonluk alemine mahsus musahabete devam olundu. Ba'dehu taam hazır olduğunu haber verdiler. Kalktık, sofra başına indik. Mr. William hemen yanımdaki sandalyeye oturup ikram ve iltifat hususunda vaki olan harekete karşı minnettarlık gösterdim ise de heriften ruhum asla hoşlanmadı. Dünyada pekçok iğrenç yüzlü adamlar gördüm ama bunun gibisine rast gelmedim. Bu sırada Mr. Wayt bize hitaben: «-Mustafa Efendi, Mr. Wil-liam ile artık barıştınız. Pek güzel muhabbet eder olduğunuzu görüyorum. Bunun zatınıza karşı göstermekte olduğu güzel muamelesi gibi, şimdiye kadar hiçbirimize göstermemiştir. Bu hususta zatınızı tebrik ederim.» demesi üzerine, «Şeytanlar görsün kerata herifin yüzünü, ruhum asla kendisinden hoşlanmadı.» der demez, herif atiklik edip hemen Mr. Wayt'e müteveccih olup: «What he say?» (ne diyor) diyerek suale kıyam edince, «-İltifat ve ikramınızdan müteşekkir olup minnettar kaldığını beyân ediyor.» deyince; «-Thank you my friend Mr. Mus tafa.» (teşekkür ederim, arkadaşım Mustafa) diyerek ol kadar muvafık hal musahabette bulundu ki tarif edemem.
Taam hitâm bulup yukarıya çıktık. Bade't-taam uyku zamanına kadar bir-iki saat istirahat lazım değil mi? Hayır, herifler bu kadarcık zamanı da istirahate terket-miyorlar. Farmasonluğa mahsus tertib etmekte oldukları kanunların müsveddelerini çıkarıp tashih ıslahına baş-ladılar.Bu sırada Mr. Wayt'ın yanına oturup istifademe müteallik musahabete başladım. İşbu cemiyete Farmasonluk adı verilmesinin sebeblerini ve farmasonluğun manası nedir, diye vaki olan sualime: «-Evet, hakikaten bunları size tarif etmemiş idim. Bilmenize lüzum vardı. Farmasonluk cemiyetine zahiri reis tayin ettiğimiz işbu Mr. Alfred, Londra birinci inşaat mühendislerindendir. Misyonerlerimiz cemiyetçe vuku bulunan telifat için inşaat üzerine mütaeallik hususların kâffesini bu zat idare eder. Bununla beraber, devletçe ne kadar büyük inşaat yapılırsa, cümlesinin formenliğinde bu zat istihdam olunur. Bunun nâmı: «Formen Alfred» dir. İşbu farmasonluk cemaati için tertib etmiş olduğumuz usul ve kanunlara pek mükemmel vukûfiyet hasıl etmiş ve cemiyet için-lüzumlu olan cemaatı elde etmeye bunlar gibi sahib-i şöhret bir kâmile lüzum olduğu için, bunu yağladık balladık ortaya attık. Bu başladı, başında bulunan amellerin ileri geleneklerine, ilk gireceklere mahsus usul-ü erkân va'z-u nasihat etmeye. (Yani bu kelimelerin herbiri bir bendi şamil dir.) Cümle eşyanın evveli de ahiri de türâb. Her eşya haktır ve her eşyada hak mevcuttur. İnsan kâffe-i mahlukatın eşrefi ve ekmelidir ve her bir kemâla istidat-ı kamilesi vardır. Hak söyle, hak işit. Asla yalan söylememek ve nev-i benî beşeri cins-i vahid kıyasıyla yek diğerinize kardeş nazarıyla bakmak ve her eşyaya hikmet nazarıyla bakmak. Bu mesleği kabul edip dehalet edenler, hangi din ve mezhebten olursa olsun, bilâtef rik manen kardeş olduğundan yek diğerinin ihtiyacını fedakârane ru'yet ve tesviyeye kendisini borçlu bilmek, siyasî ve politik işlere asla zihin yormamak ve herkesi, mensubu olduğu din ve mezhebin kavaninini muhafazaya gayret etmek ve bu gibi yollan kâmilane gözetmek insanlığın şanındandır.» yollu ifadelerle, iki sene, kadar gizlice devam edip bu yola rabt-ı kalb eden adamları deftere yazarak başına o kadar adam topre atarak anarşistlik riyasetini alenen ilanladı ki, yekûn kabul etmez. İşbu iki sene içerisinde zalimlerin zulmünden, mazlumların himayesin için 3. ve 2. klasa aday fedaileri dahi teşkil edip, cemiyet bu süratle ikmâl olup şimdiki daire dahi elde edilmiş olduğundan, bir fabrika dahilinde üzerinde bulunan iş elbisesini çıkarıp herkesin gözü önünde yere atarak anarşistlik riyasetini alenen ilan eylediği için, başında bulunan cemaatın namına «farmason» nâmı verildi. Yani, «formen Cemaatı» demektir. Musahabetimiz burada hitap bulup saat dahi 1.30'a gelmiş bulunduğundan esnemeye başladım.Bunlar dahi işten el çekip sigaralarını tellendirip çay dahi ısmarlamış olduklarından çay ve meşrûbt-ı saireleri nûş eyledikten sonra herkes birer birer hareket etmeye başladılar. Biz dahi bi'1-veda, arabamıza rakiben hareket eyledik.
Yolda, musahabetimiz kamilen ferdası pazar günü ferımeyşın cemiyetine mahsus olan daireye gireceğimizi ve dairede ne yolda hareket etmek lazım geleceğini beyanıyla hitam bulup eve dahi geldik. Beni otele götürecek iken yukarıya çıktık. «-Mr. Mustafa, seninle alaturka birer kahve içelim. Ba'dehu vahdethanelerimize girelim.» deyu kahveyi ısmarladı. Geldi içtik. Ba'dehu kalktık; odalarımıza çekildik, yattık. Oda mükemmel surette ısıtılmış müdîre bir ihtiyar hatun beni güzelce yatağa yatırıp gitti. Sabah olur olmaz Mr. Wayt gelmiş, sobayı yakmış. Baş ucuma gelmiş: «-Mr. Mustafa, kalk çay ısmarla dım geliyor; içelim.» (Şunu beyan etmek isterim ki, sabah olmuş, şafak ağarıyor.. Vakit ne vakit bilirmisiniz? Saat: 5.31. Güneş tül'una daha birbuçuk saat var.. Taşına toprağına kurban olayım Mülk-ü İslâmiyye» (51).
|
|
|
 |