|
|
 |
 |
 |
 |
Misyonerler nasıl yetiştiriliyorlar
|
|
|
Günümüze kadar, İslâm ülkelerinin çeşitli yörelerinde faaliyet gösteren misyonerlerden sadece İngiliz (protestan) olanları üzerinde durduğumuz için, bu çalışmamızda yalnız bunların yetiştirilmesi üzerinde duracağız. İngiliz misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestan Misyoner Merkezi tarafından yönetiliyordu. Bu misyonerlerin nasıl yetiştirildiklerini ve nasıl faaliyet gösterdiklerini anlamak için, şimdi sözü, Sultan Abdülmecid zamanında Bahriye kaymakamlarından olan kaptan Mustafa Bey'le, misyoner Mr. John'a bırakalım (17). Mr. John şöyle söze başlar:
«Azizim Mustafa Efendi, Protestan Mezhebi dünyanın en doğru ve sahih mezhebi diyemem, çünkü herkes dinini doğru addeder de imân eyler, fakat mevcud dinlerin en kayıtsızı, serbesti ve sâdesi ve en ziyâde medeniyete sevk edeni Protestan dinidir. Protestanlığın her türlü noksanlarıyla beraber dahil olduğu bir kıt'ada intizâm, mükemmeliyet ve güzel idare görülür. Bu mezhebin sa-likleri azimperver ve fedakârdırlar. Hıristiyanlığı sade-leştiren ve bir takım boş itikadları kaldıran Protestanlığın intişarı için ne tasavvur olunursa kâffesini yapmakta zerre kadar teehhür ve terâhi (tembellik) göstermezler. Geniş bir teşkilâtları yapılmıştır; hatta İngiltere'de gayet kuvvetli ve zengin ve son derece faal bir milyon cemiyeti vardır. Bu cemiyet tasavvurunuzun fevkinde işler görmektedir. Buna emin olunuz ki İngiltere millet ve Hükümeti bu cemiyete teşekkül borçludur. Zira dört yüz milyon halkı İngiltere'ye bağlayan ve onlara tanıttıran miyon cemiyetidir; bununla beraber ticaret ve servet toplanmasında İngiltere'yi hakim kılan bir kuvvettir. Misyonerler Halid b. Bermeki'nin (18) oğlu Fazl'a ait olan ve cidden kelâm-ı kibar addedilen «akıllı olan, elindekini muhafaza edip, bugünün işini yarına bırakmayandır» nasihatına göre hareket etmeye mecburdurlar. Ellerindekini güzel muhafaza etmekle beraber bugünkü işlerini yarına bırakmak gafletinde bulunmazlar. Misyonerler çocuk iken hizmete alınırlar, ifâ edecekleri vazifeye göre ilmen, ahlaken ve fikren yetiştiriliyorlar; şöyle ki: İngiliz Misyon Cemiyeti her sene bütün rüştiye mektepleri çocuklarının zekilerinden- tabii babalarının rızasiyle- ihtiyaca göre otuz kırk talebe ayırarak himayesine alır, onları kabiliyetlerine göre üçere, beşere ayırarak dünya ülkelerinin kendilerince lüzum hissedilen mıntıkalarına sevk ederler. Meselâ ikisini Türkiye'ye, üçünü Nubî'ye (19), dördünü Hindistan'a, üçünü Tibet'e, beşini Rusya'ya v.s. yerlere serpiştirirler. Bu çocuklar o memleketlerdeki sefaret veya konsolosluklara tevdi edilirler.
Bilumum İngiliz sefaret ve konsolosluklarında misyon cemiyetinin mükemmel talimatı vardır. İşte bu talimata göre çocuklar büyütülür, okutulur, öğretilir ve yetiştirilirler. 'Ben ve arkadaşım Herbert on yaşında iken Misyon cemiyeti tarafından İstanbula' gönderilmiş idik. Doğruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaret kavvası, Cihangir'de sakin Ali Ağaya teslim etti ve şu tenbi-hatta bulundu: «Ali Ağa, bu çocuğun ismi İbrahim'dir ve senin oğlundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylık olarak sana on lira (20) vereceğiz. Bu para ile çocuğu mahallenizin mektebinde okutacaksın. Ve tıpkı kendi soyundan olmuş çocuğun gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin, adetiniz nasılsa öyle terbiye eyliyeceksin. Ayda bir kerre geceleyin sefarethaneye getirip bana göstereceksin!» dedi. Kavvas Ali Ağa da kolumdan tutarak beni hanesine götürdü ve zevcesi Gülsüm Hanıma teslim ederek: «İşte sana evlât getirdim, bunu büyüteceksin» dedi. Don, gömlek ve entari yaptılar ve giydirdiler ve güzelce yapılmış iki takunya alarak ayağıma geçirdiler ve bir gün elime on paralık kâğıt helvası sıkıştararak mahalle çocukları arasına salıverdiler. Bir kaç ay kadar sıkıntı çektim; Türkçe bilmediğim için kimse bana ehemmiyet vermiyor ve dilsiz diyorlardı. Beni mezeliyorlardı(?); evde daima Türkçe görüşüldüğü gibi, devam ettiğim dille konuşan olmadığından yavaş yavaş kulak dolgunluğuy-la Türkçeyi öğrenmeye başladım. Akşam üzeri evimizin önüne toplanan çocuklarla top oynamaya başladım. Bir sene sonra çocukların elebaşısı olmuştum. Mektepte de Hoca Efendi teveccüh göstermeye başladı. Sesim iyi ve gür olduğundan Amme cüzünü güzelce okuyordum, hatta ezberledim. Derslerimde ileri gittim. Yalnız bir parça yaramazca idim. Akranıma nisbeten param fazla olduğundan kuru yemiş ve kırmızı şeker alıp cebime koyardım, tam arkadaşlarımdan birisi Kur'an okumaya başladı mı, bir meyve veya şeker ağzıma atar ve şapur şupur yerdim. Kur'an okuyan çocuk da yutkunmaktan okuyamazdı. Bunu gören Hoca Efendi de elindeki sırığı başıma indirmek isterdi; o esnada yanlarımdan birine süratle yatar ve sırık darbesini bitişiğimdeki oturan arkadaşıma peşkeş çekerdim. Hoca Efendi güzel sözlü bir zat idi Hiç hatırımdan çıkmaz bir kere şu beyti okuyarak beni sırık dayağına çekti.
O kadar yer, o kadar yer, o kadar yer ki yemiş Boğulur Kur'an okurken bu bizim hayvan ibiş Hocamdan arasıra iltifat da görür idim; hatta defa atla hakkımda talebeye karşı «Ulan tembeller, içinizde şu san yılan kadar çalışanınız yoktur» gibi taltifkârâne sözler kullanırdı. El-hâsıl, bu şekilde ibtidai ve Rüşdi derslerini gördükten sonra Beyazıt Camii şerifinde Müderris Palabıyık Ali Efendi'nin ders halkasına dahil oldum. Cübbem, pabuçlarım, sarığım pek hoş ve muntazam ve temiz idi. Yolda tesadüf edenlerin hiç biri bir ker-re olsun bana yobaz demedi. Daima çelebi çocuk derlerdi. Teşbihim elimde, kitabını koltuğumda, evden medreseye ve camii şerife ve dershaneden eve gider ve gelir; geceleri derslerime çalışır idim. Küçücük ve sarı sakalımı taramak için şimşir tarağım ve pak dişlerim için küçük misvağım cebimden ve divitim belimden eksik değildi. Validem Gülsüm Hanım beni yatırıncaya kadar uyumaz ve daima zihin açıklığı için dua eder idi. Ali Ağa'nın çocuğu olmadığından ben Gülsüm Hanım'ın öz evlâdı daha doğrusu gözünün nuru idim. Sarf, Nahiv,'Avâmil, Kâfiye, Mantık, Tasavvurât, Tasdikât, Kelâm, Fıkıh, Tefsir ve ilâ ahire gibi bir çok kitapları sırasiyle okudum ve öğrendim. Arkadaşlarımdan okuyanlar pek çok idi, fakat öğrenenler bir kaç kişiden ibaret idi. Fransızca öğrenme hevesine düştüm. Bir müddet aradıktan sonra Dellâl oğlu Dikrân Efendi isminde bir Ermeni buldum. Bu zat iyi Türkçe ve Fransızca biliyordu.
Bu zatın, evine gitmeye ve ders almağa başladım. Ders verişi o kadar mükemmel idi ki az bir zaman zarfında Fransızca konuşmağa da muvaffak oldum. Arapça dersinde arkadaşların içinde birinci idim. Hocam'a öyle suâller yöneltiyordum ki bazen kendisini bile düşündürüyordum. Sonunda ismime bir de Zeki'lik ilâvesiyle çalışmalarım takdir edildi. Ve bu isim ile ödüllendirildim. Câmi'dersini ikmâl ederek icazet aldım yâni Sünnî bir müderris oldum. Yaşım da otuzu buldu Dersaadet'e (yâni İstanbul'a) gelişimden icazet alıncaya kadar her ay bir kerre geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatına mazhar olurdum. İngilizce, Fransızca, Türkçe ve Arapça okur-yazar olduğumdan Bab-ı Alî'ye devama başladım. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me'mûr edildim; maaşım 500 kuruş oldu. Bir gün İngiltere Sefiri Sadrazam Reşid Paşa'yı ziyarete gelir. Söz arasında, «sefaret kavvası Ali Ağa'nın mahdumu İbrahim Zeki Efen-di'nin 5000 kuruş maaşla Bâb-ı Ali'ye cirâğ buyuruldu-ğunu tebşir ettiler memnun oldum, teşekkür ederim» der. Sadrazam Paşa da, «tercüme odasına bir kaç kâtip almışlar hangisi olduğunu bilemiyorum, çağıralım da bir kerre görelim» buyurur. Beni huzurlarına çıkardılar. Reşid Paşa iltifat etti ve o günden itibaren siyâsi ve harici şlerde beni çalıştırdı. İngiltere sefarethaneye ben gönderilir idim. Az zaman zarfında maaşım 2000 kuruş oldu ve Hariciye'de tercüme odası baş halifesi oldum. Misyon Cemiyetinden gelen bir emir üzerine Londra'ya dönüşüm lâzım geldiğinden, sakal ve bıyıklarımı traş ettirdikten ve o güne kadar giydiğim elbiselerimi çıkararak bir Avru-palı kıyafetine girip başıma bir silindir şapka geçirdikten sonra değerli arkadaşlarıma veda ederek İngiltere'ye döndüm. Yeni şeklim tabii beni tanıyanları hayrete düşürdü. Misyon Cemiyetinden Herbert'e tevdi edilen vazife Bektaşî tarikatını öğrenmek olduğundan benim gibi yetiştirildikten, yani Sünniliği, Dört Mezhebe ait bilgileri öğrendikten sonra Konya'ya gönderildi. Herbert,İngiliz-liğe taban tabana zıd olarak güzel sözlü, şen ve kurnaz idi. Rind meşrebliği sever akşamcılığa bayılır, dünyalığa ehemmiyet vermez, kimse aleyhinde ağzını açmaz, her şeyi «Eyvallah» diyerek hoş görür bir adam olduğundan tab'an Bektaşi idi. Şiire meraklı olan Herbert, Türkçe, Arapça ve Farsça bir çok kasideler mersiyeler, medhiye-ler ezberine almış idi. Sırası düştükçe onlardan birini okurdu.
Mr. Herbert'in Müslümanca ismi Muhammed Ali idi. Muhammed Ali her akşam kahvahâne ve bozahâne-lere devam etti. Orada rastladığı adamlarla dost oldu. Çünkü Türkiye'deki meyhanelerden bir iki kadeh rakı yuvarladıktan sonra insan önüne gelenle dost olur. Her-bert hemen her gece dostarına ikramda bulundu ve bu yolda bir çok paralar sarf etti. Başlar bir miktar döndükten sonra Herbert bütün maharet ve dirayetini ortaya koyarak hâzırûnun «corde vibrante»larına, can alacak noktalarına temas eden sözleri sarfına başlar ve akabinde bir iki mersiye okurdu. Herbert'in her hali dostlarının sevgisini çeker ve kalplerini kazanırdı. Erenlerden biri «Adına kurban olayım Muhammed Ali, imânım, sen tab'an canlardansın ham ervahlar arasında yerin yoktur noksanın nasîb almamaklığındır haydi Pîr evine gidelim, o merasimi de yapalım, «olsun bitsin» dedi; oradakiler bu teklifi alkışladı. Herbert, yâni Muhammed Ali de «hay hay gidelim canıma minnettir ehl-i beyte, âl-i 'abâ'ya canım feda» dedi. İki üç gün zarfında usûlden olan nevaleler düzüldü ve hediyeler hazırlandı. Mangırlar istif edilerek Pîr evine gidildi. Ayinler icra olundu. Herbert yahud Muhamed Ali Tarikât-ı Bektaşiye'ye in-tisâb etti. Sonralan tarikatta Halife derecesine kadar çıktı. Herbert burada idi; hatta geminiz Fulmos'a geldiği zaman sizi ziyarete beraberce gelmiş idik. Bir hafta önce icabettiği için Londra'ya gitti. Onun ile inşallah Londra'da görüşürüz. İşte böylece misyoner yetiştirilir. Hindistan'da, Çin'de, Belucistan'da hatta o çetin Afganistan'da, Afrika, Amerika, Avustralya'da ve bu kıt'aların en ücra köşelerinde adalarda, hülasa dünyanın her noktasında bulunmuş bizim gibi yetiştirilmiş ve oralardaki mezhepleri, örf ve adetin, akaidin âlimi ve şahidi olmuş bir çok zatın biraraya gelmesiyle husule gelmiş cemiyete Misyon cemiyeti denir. Bu cemiyetin zahiri vazifesi Protestanlığı neşr ve ta'mim etmek gizli görevleri ise İngiliz siyaset ve menfaatini tem'min için keşfiyatta ve teşvikâtta bulunmaktır. Mustafa Efendi iyi bilki ne bir insan, ne de bir hükümet hâl ve şanını tanımadığı bir arazide, ahlâk ve 'adâtı-nı bilmediği bir halk ve kabile arasında uzun müddet kalamaz. Çünkü tarihen sabittir ki, körü körüne istilâ edilen yerlerde çok durulmaz. İngiltere elindeki yerleri pek güzel bildiği gibi istilâ eyliyeceği kıt'alan evvelce tedkikle öğrenir. Ondan sonra siyasi vasıtalarla işini hazırlar; bir gün de ansızın orayı istilâ eyler ve o kıt'aya girdiği zaman bir ecnebi evine değil kendi hanesine giriyor gibi girer. Sizin bilmeniz lâzım gelir ki Hz. Muhammed (s.a.v.) de civar kabâil ve hükümetleri araştırmadan katiyyen geri kalmamıştır. Misâl olarak derim ki: keşif için gerek Hudeybiye müzâkeresinin (21) devam ettiği on gün zarfında Mekke'ye ve gerekse Bedir vakasından (22) evvel Şam'a adamlar göndermiştir. Fakat İngilizler faydalı şeyleri asla unutup ihmâl etmezler ve ayırım yapmaksızın gelip geçen büyük adamların tavsiyelerine uyarlar. İngilizler soğuk kanlıdırlar, hareketleri de yavaştır. Kendilerinden gayrisini beğenmezler; fakat her işte evvelce uzun uzadıya düşünülmüş bir program dahilinde hareket ederler amma muvaffak olurlar veya olamazlar ona bir şey diyemem. Emin ol ki yüz sene sonra yapılacak bir işin tertibatı bugünden düşünülmüş hazırlanmıştır. Bu gibi hizmetlerde Misyon Cemiyetinin pek çok gayreti mesbûk olur. (23) dedi.
Mustafa Efendi macerasını anlatmaya şöyle devam ediyor: «Bu hikâyeyi dinlerken içimden İngilizlere o kadar bahriyeli küfürleri atıyorudum ki ekserisinin yakası açılmamıştı. Biz uykuda iken İngilizler bezlerini dokuyorlar, biz ise uyandığınız zaman o bezlerin pazara çıkarıldığını görüyoruz. Günün birinde bütün masraflar Mr. John'a ait olmak üzere Londra'ya gittik ve gayet mutantan bir otele nazil olduk. Mr. John'un oğlu Ernest de beraber idi. Bu zeki çocuk yanımdan ayrılmaz ikide birde, «Mustafa Efendi, babam sizi çok seviyor ne olur Protestan olsan da Allah'ın lütfuna, mükâfatına mazhar olsan, dünyada Protestanlık kadar kolay bir din yoktur» der idi. Ben de Protestanlığın ne olduğunu öğrenmeden nasıl din değiştiririm bir kerre tahkik edeyim, öğreneyim doğruluğuna aklım ererse olurum derdim. Mr. John misyoner dairesine gitti ve başkanlarıyla görüştü Otele geri dündü, akşam üzeri Misyoner Cemiyeti Reisi ve evvelce ismini zikr ettiğimiz Herbert ve diğer bir zat ziyaretimize geldiler. Üçüncü zat Misyon Cemiyetinin Farmason şubesinin müdürü imiş. Bunlar bizi ertesi gün için Misyon Cemiyetinin resmi dairesine davet ettiler. Daireyi ziyaretten sonra akşam üzeri Misyon Reisinin hanesine gideceğimizi ve akşam emeğini orada yiyeceğimizi anladım. Reisle Farmason şubesi müdürü gittiler. Herbert ve Mr. John yanımda kaldılar (24).
İngiltere'ye giden müslümanlar hemen elde edilmeye çalışılıyor.
Müslümanların İngiltere'de nasıl kandırılmaya çalışıldığı hakkında yeni bulduğumuz bir yazmada (25) da şunları okuyoruz: «İşbu misyonerlerden Mister Nebit ile lakve, yâni Let Hause (26) nâmında iki zat Doik Port ve Playmouth'a devama başlayıp, Protestanlığa teşvik etmek üzere, rast-geldiklerini ve gözlerine kestirdikleri subay ve erleri arkadaşlığa ve adı geçen yerde ihtiyaçları için satın alacakları eşyayı göstermek ve pazarlığını kolaylaştırmak için vasıta olmağa ve güzel gazinolara götürüp ikram etmeye başladılar. Artık asker, kendi aralarında, bunların kendileri hakkında olan ikramlarım ve yardımlarını ve fasih Türkçe bildiklerini birbirlerine uzun uzadıya anlatmaya başladılar. Ve âdeta askere bir hâl geldi ki, çarşıya çıktıklarında ihtiyaçlarını elde etmek için bunları köşe-bu-cak behemehal aramaya koyuldular» (27). Misyonerler bu şekilde arkadaşlık temin ettikten sonra, kazanmak istediklerini seçip yemeğe davet ederler. Mustafa Bey bu konuda da şunları yazıyor:
«...bizi en evvel Mr. Nebit karşıladı. Bir hayli iltifat ve musahabetten sonra, işimi bitirip yanımda olan askerleri gemiye gönderinceye kadar yanımdan ayrılmadı ve bendenize kemâl derecede izhârı memnuniyet ederek «dinner» yâni akşam yemeğine evlerinde yememi teklif ederek ve o sırada Lakve dahi yetişip kemâl-ı nezâketle kabul etmemi teklif ve rica eylediklerinden, muvafakat-la evlerine azimet eyledim» (28). Misyonerler önce esas gayelerini gizliyor, akadaşlı-ğı daha samimi bir hâle getirmek için, elde etmeye çalıştıkları kimseler ve milletlerine karşı olan İngiliz hayranlığını (!) aşılıyorlar. Sergüzeştte şunları okuyoruz: «...yemek için evlerine gittimse de, Protestanlığa dair hiç bir konuşma cereyan etmeyip, o gün yalnız yemek ve ikram ile İngilizlerin hakkımızda olan teveccühlerini ve Türkleri pek çok sevmekte olduklarından bahsedildi. Yemekten sonra bir kaç saat istirahattan sonra, geceki tiyatroya davet ederek birinci mevkiye muhsus bir adet dahi bilet de takdim edilmiş ise de, geceleri dışarıya çıkmak için subaylara müsaade olunmadığı için mezkûr bileti iade eyledim. Bu hususa son derece taac-cub ederek, «bizim, değil subaylar, askerlerimiz dahi nöbetçi olmayanlardan her kim izin taleb ederse müsaade olunur. Zira bizim memleketimizde eğlencelerin cümlesi gecelere hasrolunmuştur. Hususiyle şimdi kış mevsimidir» deyince, «artık bu hususta beni mazur tutunuz. İnşallah gündüzleri görüşürüz» cevabıyla vedalışıp çıktım» (29). Misyonerler gayelerini tahakkuk ettirmek için, Türk Sefaretine dahi tesir yapabiliyorlar. Bu konuda da şunları okuyoruz: «... buna ne dersiniz?İki gün geçmeden süvarimize sefaretten bir telgraf gelip, «asker ve subaylardan, nöbetçi olmayanlara gece niçin dışarıda gezmeye müsaade etmiyorsunuz? Bunlar, nâmus-ı askerî dairesinde cambaz oyunlarına gitsinler». Bu telgraf nâme üzerine artık her gece arzu edenlere müsaade olunmaya başladı; ve bi zim Mr. Nebit hazretleri artık her gece kendince arzu eylediği kimseleri iskele caddesinde karşılayıp istediği mahalle götürmeye başladı» (30).
Misyonerler, daha küçük yaşlarda iken, İslâm dünyasına gönderilir, ve Müslüman din ve adetleri öğretilerek, müslümanların nasıl sömürülecekleri; veya en azından nasıl Hıristiyanlaştırılacakları öğretilir. Mustafa Bey, bu konuyu da hatıratında şöyle dile getiriyor:
«...İşbu Mr. Nebit ile bir akşam evine gidip musaha-bet üzere iken, bunun İslâmî ilimlere olan vukufiyeti ve lisanındaki fesahati ile konuşması merakımı mucip olarak, bu kadar kemâle seyahat ile mi, yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarını sual eyledim. İfâdesini de şöyle beyân eyledi: Kendisi Londra'nın Misyoner cemiyetinin Şark dilleri Profesörü Mösyö Harlet'ın mahdumu olup, kendi akâid-i diniyyeleri tedris zamanının haricinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yadırdıktan sonra, bunlarda görmüş oldukları zekâ ve iktidarı cemiyetlerince takdir ederek, bunu on üç yaşında çocuk oldu ğu halde, 1834 milâdî yılında İstanbul İngiltere Sefarethanesine gönderdiler. Burada, Sefarethaneye devam eden Türk kâtiplerinin mazereti altında okumak ve Türkçe konuşmayı ilerletmek için ismini Tahsin tesmiye edip Sefarethane kavvaslarından Hüseyin Ağa'ya evlad-ı mânevi suretiyle teslim edilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin nâmındaki küçük misyoner, Hüseyin Ağa'nın Tophane'de Karabaş mahallesindeki evine, iki sene kadar gündüzleri Sefarethaneye ve geceleride Hüseyin Ağanın evine devam eder. Ve mahalle çocuklarıyla beraber oyun ve arkadaşlık ile sair çocuklannda fark olunmaz denecek lisanını temizledikten ve okuyup yazmayı tahsil ettikten sonra Hüseyin ağa vasıtasiyle Fatih Dersiamlarından Hopa'lı Ömer efendiye çömezlik etmek ve kendisi gelip almadıktan sonra eve dahi müsaade olunmaması için tenbihât-ı ekîde ile teslim olunup, bunun yeme vs. si için dahi aylık beş lira verileceğini adı geçen Efendi'ye söylediği anda, Hocanın etekleri tutuşup, değil çömezlik, hoca çocuğa çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder» (31).
Türkçe ve arapçadan sonra da misyonerlere Farsça öğretiliyor. Bu konuda da Mustafa Bey'in Hatıralarından şu satırları okuyoruz.
«...Adı geçen Tahsin Efendi, okuduğu derslerde o derecede malumat sahibi olmuştu ki, ders halkalarında-ki talebe arkadaşları bunun sualine aciz kaldıkları gibi, Hocası Ömer Efendi dahi, bunun kemâline ve tahsilatında olan maharetine hayran olurdu. Mumaileyh Tahsin Efendi, câmi derine geldikte, derin gayrı zamanında bir miktar Mesnevi görmek üzere, Sultan Selim civarında vâki Mesnevihâneye devam eylemesi için hocasından müsaade istihsâl ederek, kabulü için dahi aracılığını niyaz edip, o dahi bunu götürüp Mesnevihânedeki Zeki Efendi'ye kabul ettirip, derse devam ile, değil Mesnevi, Farisinin her bir künhünü ve bazı İran ulemâsı, mumaileyh Zeki Efendi'ye gelir, Tahsin Efendiyle muhasebeye tutuşup Arapçada olan kuvveti ve dinî meselelere olan vukufu hasebiyle bunları pabuçsuz kaçırırmış...» (32), Misyoner Tahsin o derecede yetişiyon ki, Şeyhülİslâmlık bile ona layık görülüyor. Nitekim medreseyi bitirdikten sonra İngiliz Sefaretinde çalışmak isteyince, hocası Ömer Efendi ona şöyle diyor: ...«Ulemamız meyânında sen mümtazsın. Niçin gidip gavura hizmet edeceksin, ve Daire-i Meşihatça (Şeyhülislâmlık Makamı) dahi ismin malumdur. Değil on beş lira yakında ya Kadıasker veya Fetva Emini olmaklığınız kuvvetle me'mûldur. Bu işten vazgeçmenizi sizden temenni ederem.» (33).Hocalar, İngiliz Sefaretine götürülüp, oradan Şeyhülİslâm'a te'sir ediliyor. Bu konuda da yazarımız şunları diyor:«... hocalarını ikna ve razı ederek İstanbul'da bulundukça hocalarını unutmayacağını ve sefir hazretlerine dahi tavsiye eylediğini beyân ederek, götürüp sefir hazretleriyle görüştürdükte, sefir, hoca efendiye kemâl derecede hürmet edip ell İngiliz lirası dahi atiyye verdikten sonra!» Teşekkür ederim hoca efendi, sefarethanemiz bendegânından Hüseyin Kavvas'ın mahdumu Tahsin Efendinin tahsiline büyük himmet eylediniz. Yarın inşallah Şeyhülislâm Efendi hazretleriyle görüşüp, zatınızı hem tavsiye ve hem de ne yolda taltif eylemeleri lâzım ise ifâ buyursunlar» diyerek muazzezen Hoca Ömer Efendi ile veda eder Filvaki ertesi günü Şeyhülislâm Efendi huzuruna celb ile ve bir hayli iltifattan sonra, hem rüûs ile hem de fetva emini muavinliği ile taltif eder» (34).
Yetişen misyonerler, faaliyetlerde bulunmak üzere, İslâm ülkerlerine gönderiliyor. Hocasını ziyarete giden Misyoner tahsin ona şöyle söyler:
«Efendim, iktidarım Londra'ya kadar aksetmiş ve Hindistan'da olan İslam ahalisinin kesreti hasebiyle oranın vali divan efendiliğine elli lira maaşla tayin olundum; ve gelecek hafta Trabzon tarikiyle azimet edeceğim. Artık orada muhabere ederiz» diyerek veda edip ferdası hafta Hindistan'a azimet eyledi» (35). Yazarımız Mustafa Bey, misyoner Let Hause, yâni Hayri Bey hakkında da şunları yazıyor.«...Bu dahi, milâdî 1843 yılında İngiliz Sefarethanesi Türkçe kâtiplerinden Ferhad Efendiye evlad-ı manevi suretiyle teslim olunup, ismini Hayri tesmiye eylemişler. Bu defa on üç, on dört yaşlarında olduğu halde, Aksaray'daki hanesine götürüp,uzun zaman ora mahalle çocuklarıyla düşe kalka ve mahdumuyla mektebe devam ederek, on beş ay bu minval üzere devamdan sonra, lisanında ecnebi olduğuna dair asla eser kalmayıp, İslâm çocuklarından ayırt edilmez derecede fesahat-ı lisaniyyeye kemâliyle vukufiyet peyda ve istihsâl-ı ma'lûmat eyledikten sonra, Cerrahpaşa Medresesinde on-onbeş talebeye ders vermekle meşgul Amasyalı Hafız Kadri Efen-di'den geceleri «İzhâr» dan bir ders almağa mübaşeret ederek bir hayli dersini ilerlettikten sonra, münferiden Ayasofya dersiamlarından Hacı Zihni Efendi'nin küşâd etmiş olduğu derse devam etmeye başlamıştır.» (36).
Sadrazam Mustafa Reşit Paşa yardımcı oluyor
Başka misyonerlere de olduğu gibi, İngilizlere olan yakınlğı hasebiyle Mustafa Reşit paşa misyoner Hay-ri'ye de iltifat etmiş, ve onu 1200 kuruş maaşla Sadaretin (Başbakanlığın) en kilit noktalarından biri olan tercüme kalemine tayin ettirmiştir (37). Üç sene sonra da, maaşı 4700 kuruşa çıkarılmıştır. Misyoner Hayri Bey, bu konuda o kadar mesafe ka-teder ki, daha sonra el kitabı haline gelecek olan Lügât-ı Osmanî'yi bile kaleme alıp, bastırır ve yüzbinlerce nüsha satar (38). Mustafa Reşit Paşa'nın vefatından sonra, İstanbul'da fazla kalamayan Hayri Bey (Lethause), nihayet İngiliz tebaasında olduğunu ilan ederek, Londra'ya döner. Ne gariptir ki, casus olarak Osmanlı Sadareti'nde Çalışmış olan bu İngiliz'e, Osmanlı makamlarınca herhangi bir müeyyide uygulanmamıştır. Uygulanamazdı da... Çünkü onu oraya tayin ettiren, Devletin başı olan Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi.
Kütüphane nâmı altında İstanbul'da misyoner faaliyet merkezleri kuruluyor.
Misyonerlerin bu faaliyetlerine dair de Mustafa Bey'den şunları okuyoruz: «İşbu Misyoner Cemiyeti, dünyanın her bir beldesinde birer kütüphane tesis ve küşad eyledikleri gibi, İstanbul'da dahi bir kütüphane küşadına kıyam edip, İngiliz Devletini, Devletimiz ile halisane, yâni suret-i zahirde lehinde bulunduğu zamanlar ki, tarihimizin 265 ve milâdın 1845-46 senelerinde ve Kati'nin sefirliği ve Reşit Paşa merhumun sadareti sırasında, Tahtakale civarında Balatacı Hanı bitişiğinde büyük bir kütüphane kuşat etmişler ve bir hayli zaman burada icray-ı mel'anet ve bir çok kimseleri protestanlığa aldıktan ve cemiyetlerini çoğalttıktan sonra, işbu bina bunlara küçük gelip, terk ile, Fincancı Yokuşunda gayet geniş ve derununda bir de büyük kilise te'sis ile büyük birde kütüphane küşad eylemişlerdir ki, İstanbul'da olan misyonerler ve protestan-lar bu mahalde toplanırlar. Şu kadar söyleyebilirim ki, meraklı olan bir adam bir pazar sabahı işbu binanın kapısının etrafında akşama kadar dolaşsın; baksın ki buraya nasıl adamlar devam ediyor. Ol vakit iş tamamiyle anlaşılır (39).
Arkadaşlık ilerledikten sonra, dinî tekinaât başlıyor
Mustafa Bey'in arkadaşı misyoner Mr. Nebit sohbetlerinin bir bölümünde, kendisine şöyle diyor: «Seni çok seviyorum ve ailem halkı seni pek ziyade seviyor. Bu hususta verecek olduğum reyimi kabul edip, Cenâb-ı Ru-hü'1-Kudüs'ün kanıyla seni temizleme işaretini aldık. Bizim dinimizde pek muhterem bir zat olacağınız...» gibi buna benzer papaz ağzı bir çok hezeyan ettikten sonra, «senin gönlünü dahi Hz. Ruhû'l-Kudüs'ün ruhani eliyle sıvadı. Ve gönlüne ilham bıraktı. Bu da ra'nâ ve malumunuzdur» deyince ziyadesiyle canım sıkıldı. Fakat red cevabı olarak «Benim gönlümde senin beyan ettiğin şeylerden hiç bir eser yok. Hiç bir şey de hissetmedim» dediğimde, «öyleyse yarın erkence teşrif buyurunuz ki, size gösterecek hikmet pek çoktur» deyip, konuşmamıza son vererek, vedâ ettim.»
Ertesi günü mecburen, Mr. Nebit'in evine gittim, (burada benim müracaatım beyhude kıyas olunmasın. Çünkü bunların hal ve niyetlerini ve bu yolda sarfetmek-te oldukları efkârlarına vakıf olmaklığıma ziyadesiyle merak eylemekte olduğumdan bunları böylelikle bi'l-iğfâl İslâm hakkında emel ve efkârlarını keşfe muvaffak oldum). Şöyle ki: Yukarıya çıktığımda ne göreyim? On kadar papaz üç kadın benim gelişimi bekliyorlar. «Good Morning» aşinalığı ile geçip bir sandalye üzerine oturdum. Arap lisanı profesörü dahi burada mevcut olduğundan, bir-iki kelâm, yalan-yanlış aşinalıktan sonra Mr. Nebit: «İşte Mustafa Efendi, zatınızı bu zatlar ziyarete geldiler. Senin için şimdi Cenâb-ı Hakk'a ve Hz. Ruhû'l-Kudüs'e münacaat edeceğiz. Zaten zatınızda görmekte olduğumuz kemâle göre bu kadar külfete hacet yok ise de beis yok. İşimiz daha kuvvetli olmuş olur», der demez bunların cümlesi kıyam ile diz çöküp sandalyaların hasırları üzerine yüzlerini kapayıp,tamam yarım saatte ziyade murakebe eyledikten sonra kıyam edip oturdular, ve bana hitaben: «Nasıl Mustafa Efendi, Cenâb-ı Ruhû'l-Kudüs mübarek eliyle gönlünü sıvadı mı?»
«Bi'1-bedahe, «hayır, hiç bir şey hissetmedim, ne olacaktı ki?» der demez, aman efendim, Lady Nebit şetaretle bunlara o kadar güldü ki, tarif edemem». (40).
Yine Mustafa Bey'in hatıratında (41), Protestan yapılmak istenen kimselerin Londra'daki Misyoner Merkezine götürüldüklerini ve orada kendilerine nasıl dav-ranıldığına dair teferruatlı bilgiler okuyoruz. Türkleri mutlaka Hıristiyanlaştırma gayreti.
İşin esas ilginç taraflarından bir tanesi de Türklere özel ehemmiyet verilerek, Türklerin mutlaka Hıristi-yanlaştırılmasını sağlamak için gösterdikleri gayrettir. Mr. Nebit adındaki miyoner, yılbaşına tesadüf eden görüşmelerinde, Mustafa Bey'e şunları söylüyor: «...Mustafa Efendi, şöyle beyân ederimki, yarın sabah, yâni pazar günü bizim yılbaşıdır. Bu senenin birinci günü pazara tesadüf eylediğinden bayramımızda bu günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin İngilizler hakkında göstermekte oldukları muhabbet ve İngilizlerin İslâmlar dan görmekte oldukları hürmet ve riayete mukabil, bütün İngiliz kavmi, büyük bir ittihad ile ve kemâl-ı hulûs ile bu sabah bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesinde Türklerin hi-dayet-i ilâhi için ve kudsiyet-i Hz. Mesih'e nailiyetle Protestan olmaları için büyük bir dua etmekliğimizi, dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesine iki ay evvel, umumiyetle birer emirname gönderildi.
Yann sabah erkence James gelip seni otelden alarak, cemiyetimiz dairesinde olan kiliseye götürecektir. Kabul buyurup teşrif ediniz ki, orada cümlemiz zatınızı bekliyeceğiz.» dedi. (Gördünüz mü herifin yediği haltı.) Burada bir hayli düşündüm. Reddetmek işime elvermedi. Bunların vaki olacak hareketlerini görmeye lüzum görerek kabul edip veda ederek otele avdet ettim.
Daha şafak vakti olmadan otelci ve bizim James oda kapısından isbat-ı vucud eyleyip beni uyandırdılar. James: «-Aman Mustafa Efendi, çabuk elbisenizi giyiniz, zira vakit geçiyor.» deyince ben, «-bir kahve ve sigara içmeden hareket edemem. » der-demez, otelci hemen fırlayıp bir anda elinde bir tepsi olduğu halde içeri girdi ve mükemmel surette süt, kahve ve peksimet getirip ortaya koydu.
Cümlemiz birlikte içtik. Otelci dahi beraber olarak hareket eyledik. Kiliseye geldik; içeriye girerken Hûda hakkı için yüreğim çarpmağa başladı. Hem gönlüm içeri girmeyi asla istemedi. Fakat nâçâr olarak içeriye girdim O esnada James: «-Aman Mustafa Efendi, fesini çıkar.» deyû teklifte bulununca, pederin Mr. Nebit: «-Hayır Mustafa Efendi, sen onun lakırdısına bakma, buyurunuz. » deyip beni mihrabın önüne götürüp özel bir mevki gösterdi. Bir hayli kimseler, kimi İngilizce, kimi Türkçe, kimi Arapça aşinalık eylediler.
Kilise gayetle büyük ve gayetle müzeyyen olup, işbu binanın asar-ı atikadan olduğu yek nazarda görünüyordu. Ortadoks veya Katolik kiliseleri gibi etraf ve eknafın-da hiç resme müteallik birşey olmayıp, yalnız mihrabtan ortaya doğru gayet müzeyyen ve musanna' bir salib (haç) ve Hz. İsa'nın maslûb (çarmıha gerilmiş) ve mücessem şekliyle müşekkel bir salib vaz'olunmuş. Bundan başka dinlerine müteallik hiç resim yoktur. İbadetleri kamilen armonika ile mevzun kasaid te-ğannisi ile, sonradan cümlesi murakabeye kapanıp mih-rabta ayakta dini nasihatlerde bulunan papazı dinlemek etmek ve bazen dahi orta yere konmuş sahibi kutsamaktan ibarettir. İstavroz çıkarmak hiç adetleri değildir.
Ba'dehu Türklerin Protestan olmaları hakkında okunacak duanın matbu' bir nüsha risaleleri tevzi olunup yine armonika başlayarak işbu duayı ses ile mevzun surette okumaya başladılar. Yalnız bazı beyitlerin nihayetlerinde gelen My God (Tanrım) ve Hristos ve Türk ke ilmelerini ve bazılarını anlayabiliyorum. İşbu dua hitam bulduktan sonra, yine murakabeye kapanıp sonradan malumum olduğu üzere, cemiyet reisi olup sakal ve bıyığı metruş gayet büyük işkembeli, tahminen yetmiş yaşlarında bir adam, mihrabda bir kelime irad edip bir veya birbuçuk dakika sükût edercesine yarım saatten ziyade iradı arasıra nutka devam etti. Bun-dada «Türk biraderlerimiz» yollu irad eylediği kelimeler anlaşılıyordu. İşbu dua ayinleri hitam bulduktan sonra, kiliseden dışın çıktık ki, tamam saat alafranga onbire gelmiş» (42).
Mustafa Efendi Misyoner dairesine götürülüyor.
«Bir hayli gittikten sonra daireyi mezkureye vasıl olduk. Yukarıya çıktık. Tabi Mr. Nebit bizi önce kendi dairesine götürdü. İçeriye girdik; evvela bizi Mr. Hauz yani Lakve karşıladı. Burası büyük bir salon. Orada mevcut bulunan talebelerin hepsi ayağa kalktı. Mr. Nebit makama oturdu, beni dahi yanıbaşında olan sandalyeye aldı. Oturduk. Meğer Lakve talebeye «Molla Cami»den ders veriyormuş. Bizim James dahi halkaya dahil olup, bizim İslâm usulü üzere diz çöküp oturdular. Tahminen bu talebeler kırkı mütecaviz idi. Bunlann tahsilleri hem Türkçe'yi hemde Arapça'yı tahsil etmek olduğundan, bunlara Lakve Türkçe takrir edip İngilizce tarif eder. Her talebenin yanıbaşında kendisine mahsus birer «dictionary» (lügat) olduğundan talebe aldıkları takriri kaydederlerdi. Mr. Nebit dahi bunlara dersin ahkâmından Arapça bir hayli ibare okuyup Türkçe tarif ve bazı yerlerde İngilizce tarifat ile yollarını beyan eyledi.
Artık bendeki korkunun derecesini sorunuz. Ya kalkıpta bana bir mesele sual edilse, orada halim ne olacaktı. Bereket versin ki, meseleye dair benden birşey sormadılar. Nihayet ders hitâm buldu. Talebe müzâkere odalanna girdiler. Mr. Nebit beni kolumdan tutup kendine mahsus olan odasına götürdü. Lakve dahi birlikte olduğu halde odaya girdik. O anda Mr. Hauz dahi geldi. İşbu odanın derunu camlı dolab ile çevrili olup içerisini tekmilen İslâm akâid-i diniyyesine de rive ekserisi yazma ve cildlerinin üzeri İslâm mücellitlerince cildlenmiş, gayet mâhirâne yapılmış ve som yaldız ile tezyin olunmuş. Bunların cümlesini bana gösterip, devr-i Abbasî'den bu ana kadar Asya Kıtası ile Buhara ve Acem ve Hind ve Endülüs Kıtalarında zuhura gelen ulemay-ı uzamımız efendilerimiz hazerâtımn telif eylemiş oldukları asâr-ı mukaddeseden olup bunların her birerlerini isimleriyle beyân eylediler. Fakat bunlann isimlerini hatırda tutmak mümkün olur mu? Hususiyle ömrüm içinde isimlerini hiç işitmediğim ve görmediğim kitablar. Lakin heriflerde bunları cümlesini okuyup manasını anlamaya iktidar var. Hem de nasıl mükemmel surette iktidar var? Mütahayyir kaldım. Burada bir suale lüzum görüldü. «-Bu kadar kütüb-ü âtikanın cem'ine nasıl muvaffak oldunuz?» cevaben: «-Yukarı çıkalım da asıl cemiyetimiz kütüphanesine gidelim Orasını görünüzde sonra da bunların cümlesinin icmâlen tarifatını size beyân edeyim.» Cümlemiz kıyam ile yukarı çıktık. Kütübhaneye girdik. İşbu kütüphanenin üzeri uzun şekilde bir kubbe olup, içi uzun ve geniş bir mahal olup, bütün duvarları camlı dolaplar ve içerileri istif ile kitap dolu. Kapısından salonun sonuna uzanlamasına geniş bir trebaza uzatılmış ve üzerine bükme ve örselenmeye gelmez terse ve ceylan derisi üzerine yazılmış bir hayli kitap eski el-yazması eserler istif olunmuş. Bunlarla beraber Hz İsa'dan sonra havariler ile bunlann halifeleri olan Hiristiyan alimlerinin Hz. Mesih'i salib üzerine ne suretle salbeylemişler ve nasıl itlaf eylemiş olduklarını gösterir büyüklü-küçüklü ve üzerleri cam fanus ile örtülü 100'ü aşkın salib vardı. Dört tarafa sıralanmış olan dolapların herbiri ise dünya yüzünde ne kadar kavim ve kabail ile edyân varsa, cümlesinin kitapları ile dolu ve ayn ayrı tertib edilmiş ve kütüphanenin mihrab cihetinde, kütüb-ü İslâmiyyeye mahsus olan dolabı açıp içinde küçüklü büyüklü 2000 kadar kitap mevcut. Bunlar arasında Hz. Osman (RA.) Efendimiz Hazretlerinin yazmış oldukları Kelam-ı Kadimlerden bir kıt'ası mevcut. Çıkarıp ziyaret eyledim. Bunlara karşı yüzüme gözüme sürüp, kemâl-i ihtiramla muayene eyledim. İşbu Mushaf m uzunluğu iki karış ve genişliği bir karıştan ziyadece olup kağıtları soluk, kına renginde ve yazısı keşîdeli sülüs ve harekeden asla eser yok ise de pek açık okunuyor. Şirazesi ibrişim ile kuvvetli bendedilmiş ve cildi geyik derisi üzerine ipek Buhara kumaşı yaptırılmış, sâde, güzel. Ba'dehu, Hz. Ali Kerremallahu vecheh (R.A.) Efendimiz Hazretlerinin kûfî hat ile yazmış oldukları Kelam-ı kadimlerden olduğunu bi'1-beyân çıkarıp elime verdi. Onu dahi kemâl-i ihtiramla ziyaret eyledim. Yazısını asla okuyamadım. Fakat kendisi alıp pek güzel okudu. İşbu Mushaf-ı Şerif, gayet eskimiş olup Taha sûresinin beş satırından aşağı birbuçuk cüz kadarı noksan imiş. İşbu Kur'an'm muhafazasına gayet itinâ gösterildiğinden, Mushaf-ı Şerifin ölçüsüne göre yapılmış gayet imtizaçlı çekmece içerisinde muhafaza olunmaktadır. Ba'dehu diğer bir kitab daha çıkarıp; iş bu kitabın hacmi oldukça büyük arabiyyü'l ibare, bütün Ashâb-ı Kiram Efendilerimizin esmâ-ı şeriflerini cami' olup her birilerinin evsaf ve dereceleri açıklanmış. Bunu bırakıp diğer bir kitap daha çıkardı. İşbu kitap oldukça büyük, bu dahi Arapça yazılı olup Sahib-ü Saadet (SAV) Efendimiz Hazretlerinin, Hz. Ebu Bekr (RA) ile Mekke-i Mükerre me'den Medine-i Münevvere'ye hicretlerini ve Medine'de geçen vekayii ve Mekke-i Mükerreme'nin Fethini ve Hz. Ebu Bekr (RA) Efendimizin hilâfetinin nihayetine kadar olan vekayii mübeyyin olup, Hz. Talha (RA) Efendimiz tarafından tertib ve tenzim olunmuş olduğunu açıklayan, cildinin üzerine yapıştırılmış olan yaftada Arapça olarak yazılmış olduğu görülmüştür. Kendilerinin rivayetleri dahi bu yolda olup sıhhatine itimâd ediyorlar. İşbu dolabın içinde, yalnız Kelam-ı Kadîm (Kur an) olarak otuzdan ziyade Mushaf-ı Şerif, diğerleri tefsir-i şerif ve kütüb-ü diniyyeye dairdir. Bunların içerisinde tirşe ve ceylan derisi üzerine yazılmış hiç bir eser göremedim. Sordum,«-Yok.» cevabını verdi. Burada imtidat edin iki saatlik müddetle bu kadar müşahadatım vuku bulup, havadahi karamağa başlamış olduğundan gitmeye karar verip dışarıya çıktık» (43).
|
|
|
 |